 |
|
TARİH ÖNCESİNDEN OSMANLI'YA GEYVE |
Geyve bölgesinde arkeolojik kazıların yapılmamış olması, Geyve'de yerleşimin ne zaman başladığı hakkında bilgi edinmemizi zorlaştırmaktadır. Fakat elde edilen bilgiler ışığında bölgede yerleşimin M.Ö. 4000 yıllarında başladığını söyleyebilmekteyiz. Geyve M.Ö. IV yy'da Bitinya yönetiminde ve Tataion yada Tottaion adıyla anılır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Geyve'nin asıl adının Gekve olduğunu belirterek, burasının İzmit kalesini yapan İskender'in akrabasından Gekve kadın kralın koyun Çobanları için yaptığı küçük bir kale olduğunu ifade etmiştir. O kral kadının adıyla anılır iken sonradan hafifletilerek Geyve denmiştir. Bir diğer kaynakta Geyve'nin adı Modren olarak ifade edilmiştir. Geyve ve çevresi tarih boyunca pek çok istilalara uğramıştır. Bölge Bebrisler, Kokanlar, Moryandiler, Pelojlar, Koryenler, Traklar, Sitler ve Bitinler arasında el değiştirmiş, Yunanlıların istilasına uğramıştır. Bu devletlerin pek çoğu bugün için tarihe mal olmuş, haklarındaki bilgilerde kendileri gibi tarih kitapları arasında kaybolmuştur. Kocaeli yarımadasının Jeopolitik konumu ve tarihin en eski dönemlerinden itibaren birçok ulusun uğrak noktası olması, bir çok medeniyetlerin izlerini taşımasına neden olmuştur. Bir geçit yeri olan bölge Roma yolları üzerinde olup, bilhassa askeri nakliyat açısından önem arz etmekteydi. Zaten İzmit'in boğazlara hakim oluşu Roma filosunun burada bulundurulmasına neden olmaktaydı. Geyve bulunduğu coğrafi konum itibariyle pek çok olayın vuku bulduğu bir alan olagelmiştir. Büyük İskender Hindistan seferine çıktığında bu güzergahı kullandığı gibi, doğu-batı kültürlerinin kaynaşmasında da ınemli rol oynamıştır. Haçlı ordularının Anadolu'ya girişlerde takip ettikleri güzergah, Ankara savaşında Osmanlı kuvvetlerinin takip ettiği ve Yavuz'un Çaldıran seferine giderken takip ettiği güzergah Geyve'den geçmektedir. Bütün bunlar Geyve'nin tarih boyunca önemli bir köprü hüvviyeti gördüğünü göstermektedir. Bu bilgilerden hareketle halen Geyve- Sakarya arasındaki ulaşımı sağlayan taş köprünün daha eski dönemlerde varlığından söz edebiliriz. Muhtemelen köprü Osmanlı döneminde onarılmış olmalıdır. Çünkü köprüde Osmanlı mimari özellikleri gözükmektedir. Anadolu tarihi Hititlerle başlar.Yeni Hitit Devleti M.Ö.1440'larda tüm Anadolu'yu ele geçirmiş ve eski doğuda "Büyük devlet" statüsü kazanmıştır. Bu devletin sınırları Marmara'nın doğu ve güney kıyıları ile bugünkü İstanbul Boğazına dayanmış ve Sakarya'nın suladığı topraklar (Geyve'nin kurulduğu alan) Hititlerin egemenliğine girmiştir. M.Ö. 1200'ler de Aka göçlerinin sonunda Frigler'in egemenliğine giren bölge, onların Orta Anadolu ile bağını sağlamaktaydı.M.Ö. 676'dan sonra bölgede Lidya egemenliği başlamıştır. Lidyalıların vücuda getirdiği Kral Yolu'nun bir kolunun Truva'dan başladığı, diğer kolunun ise Kadıköy'den başlayıp Geyve-Taraklı tarikinden devam ettiği bu gün için kesinlik kazanmıştır. M.Ö. 546 'da Pers kralı I.Kiros bölgeyi ele geçirmiştir. Bölge Pers ordusuna asker sağlamaktaydı. M.Ö.712'de Megoralılar bölgeye yerleşmişlerdir. Persler ülkelerini satraplıklar halinde yönetmişlerdir. Bu satraplıkların başında valiler bulunmaktaydı. Büyük İskender Pers kralını yenmiş ve bölgeye hakim olmuştur. Bitinya kralı Nikomedes vasiyet olarak Bitinya'yı Roma'ya bırakmıştır. M.Ö.72'de Mithridates Savaşı sonrası bölge Romalıların egemenliğine girmiştir. 258'e gelindiğinde bu defa bölgenin Bizans egemenliğine girdiği görülür. VIII.yy.'da Arap akınlarına uğrayan bölge 1071 Malazgirt Savaşı sonrasında Anadolu'da yerleşmeye başlayan Türk komutanları tarafından alınarak Selçuklulara bağlanmıştır. 1207'de başlayan Haçlı seferlerinin tümü bu yol üzerinden yapılmıştır.Bu seferlerin en büyük etkisi ise bölge yerleşiminin gelişimine engel olmuş olmalarıdır. Türkiye Selçuklu Devleti'nin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah Malazgirt Savaşını müteakip Anadolu'nun fethi için Anadolu'ya gönderilmiş şehzade ve komutanlar arasında yoktur. Bu sıralarda Anadolu'ya gelmiş olan Artuk Bey Kızılırmak ve Yeşilırmak havzalarında önemli fetihler yaparak 1072 yılında Isak Komnenos kumandasında bir Bizans ordusunu mağlup etmiş, Sakarya boylarına kadar ilerlemiştir. Normand Reisi Rossel, Bizans tahtına Yuannis Dukas'ı çıkarmak ve Anadolu'da ayrı bir devlet kurmak teşebbüsüne girince imparator Mihael daha etkili bir durum karşısında Artuk Bey'le anlaşmaya ve yardım istemeye mecbur kalmıştır. İmparatora karşı çıkartılan isyanları bastıran Artuk Bey, İzmit körfezine kadar fetihlerini genişletmiştir. 1078 yılında Anadolu Selçuklularının eline geçmiştir. Süleyman Şah Kadıköy'e kadar olan bölgeyi bu akın sırasında ele geçirmiştir. İznik'i kendine merkez edinen Süleyman Şah kısa süre içinde Sakarya havzasını ele geçirmiştir. Sakarya ve çevresi ilk kez Anadolu Selçuklu devletinin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından Türk hakimiyetine geçirilmiştir. Fakat II. Haçlı seferi sonunda bölge Türk hakimiyetinden çıkmıştır. Çünkü bölgedeki düzen Süleyman Şah'ın ölümünden sonra bir taraftan Bizans, diğer taraftan da Büyük Selçuklu Devletine bağlı kuvvetlerin tazyikiyle karşı karşıyadır. Artuk Bey ve Süleyman Şah Anadolu'yu feth ederken Bizans ve Haçlılarla Geyve - Lefke (1), İznik yollarını kullanarak mücadele etmiştir. Kocaeli yarımadasına yapılan fetihlerde de Geyve üs olarak kullanılmıştır. 1096'da Bizans'a giren büyük bir haçlı ordusu Marmara kıyısı boyunca ilerleyerek İzmit Körfezi içinde yer alan bütün köyleri yağmalamıştır. Haçlı saldırıları ertesi yıllarda da sürmüş ve İzmit kıyıları sürekli haçlı hakimiyetinde kalmıştır. 1096'da ki ilk haçlı ordusu, yaptıkları bu saldırıları esnasında Geyve'yi de talan etmişlerdir. |
BÖLGE'NİN OSMANLI İDARESİNE GEÇİŞİ |
Türklerin Osmanlı Devletini kurmak için kendilerine gereken güçleri nereden bulduklarını iyi idrak edebilmek için Mehmed Fuad Kıprülü'nün bilgilerinden istifade etmek gerekir. Osmanlı Devletinin kurulma aşamasının yaşandığı dönemde Anadolu da ki uç beylikleri uygar yaşamın kaynağı olan ve Türk-İslam dünyasının her yanından gelen Selçuklu ve İlhami (2) unsurları ile güç kazanmıştır. Ayrıca Osman Gazi'nin arkadaşları arasında Alp adında bir şahsın oluşu da ilgi çekicidir. Salt büyük kentlerde ve burjuvalar içerisinde değil köylerde de özellikle Ahi örgütünün Anadolu da ki etkinliklerinin devletin kurulmasında büyük rolü olduğu söylenebilir. Osman Gazi'nin kayın babası Şeyh Edebali ve silah arkadaşlarının çoğu Ahi teşkilatındır. Osmanlı Devleti'nin vücud ettiği coğrafi bölgenin bölgemize olan yakınlığı bu kuruluşun bölgede ki etkinliğinin iyi idrak edilmesi gereğini mecbur kılmaktadır. Ahi kelimesi Divan-ı Lügat-ı Türk'te eli açık, cömert manasında "akı" ile ifade edilmiştir. Ahilik XIII yy'dan XIX yy'a kadar Anadolu'daki esnaf, sanatkar ve meslek sahipleri birliklerine verilen addır. Arapça'da "kardeşim" demektir. Ahilik, Anadolu Türküne alın teri ile geçinme, başı dik kendine güvençli ve minnetsiz yaşama yeteneği kazandırmış ve bu ruhu aşılamıştır. Osmanlı ordusu içinde, onlarla düşmana karşı omuz omuza dövüşen gönüllü yardımcı birlikler arasında Ahi zaviyelerinde, ulusal duygu ve askeri talimlerle yetiştirilmiş olan ahi birlikleride "Ahiyan-ı Rum"(3) diye anılmaktadır. Bu gönüllü birlikler arasında "Gaziyan-ı Rum" (4), "Baciyan-ı Rum" (5), "Abdalan-ı Rum" (6) adlı birlikler vardır. Orhan Gazinin, I. Murad'ın, Hacı Bektaşi Veli'nin Ahi oluşu bu kurumun Osmanlı kuruluşunda ki önemini ifade etmemize yardımcı olmaktadır. Osmanlı'nın kuruluşunda ahilerin rolü tartışmasız bir gerçektir. İbn Battuta bilhassa Anadolu'nun belli başlı merkezlerinde; Geyve, Antalya, Burdur, Gölpazarı, Ladik, Milas, Erzurum, Tire...vs. gibi belli başlı merkezlerde Ahiya'tü'l-Fityan adını verdiği bu zümrenin zaviyelerinden bahsetmektedir. Bu bölge de Osmanlı Beyliğine gelişme imkanı sağlayan pek çok iç amil yanında asıl neden Bizans İmparatorluğunda meydana gelen köklü değişmeler ve içinde bulunduğu durumdur. Çağdaş kaynaklardaki bilgilere göre; Sakarya ırmağı üzerindeki Bizans sınırından Kastamonu'ya kadar olan bölgeye Çobanoğulları Emirliği hakimdir. Moğol hakimiyetinden kurtulan Çobanoğlu Mahmud Bey Bizans topraklarına yapılan akınların idaresini kardeşi Ali'ye bırakmış, o da devletin sınırlarını Sakarya nehrinin öbür tarafına kadar ulaştırmıştır. Böylece bölge Çobanoğullarına geçmiştir. Selçukluların bölgeye yerleşmeleri üzerine Bizans-Selçuklu sınırı Sakarya nehri olmuştur. Bu bağlamda sınır güvenliğinin sağlanması için pek çok kale inşa edilmiştir. Geyve Boğazındaki geçidi tutan Çoban Kale, Adliye Köyü güneyinde yer alan Adliye Kalesi, Pamukova'da ki Paşalar Kalesi ve Mekece kaleleri inşa edilmiştir. Aşık Paşazade Tarihinin 20. babında Geyve, Mekece ve Akhisar'ın (8) Osmanlı Devleti tarafından alınışı anlatılmaktadır. "Osman Gazi yanında yer alan gazilerle Mekece'ye varmış, Mekece savaşmadan teslim olunca Mekece Tekfuru ile Akhisara gelmiştir. Akhisar Tekfuru direniş gösterince savaşılmak suretiyle alınmıştır. Birkaç gün yürüyen Osmanlı kuvvetleri geriye dönerek Geyve'ye gelmişlerdir. Boş buldukları kaleyi ele geçiren kuvvetler kale komutanı ve kuvvetlerini Koru (Kurd) deresinde basarak Geyve'yi Osmanlı topraklarına katmışlardır." Hadi Fezleke-i Tarihi Osmani adlı eserinde bölgenin alınışını anlatmaktadır. H. 700'de,"Osman Gazi bu sene-i ibtidasında Karaca Hisarda kendi adına hutbe okutup halkın mesalihini görmek için kadı nasb etti. Pay-i tahtın müceddeden imar eylediği Yenişehre nakl ile tebasına Osmanlı dimeğe başlandı. Ol zaman Taraklı ve Geyve ve Mudurnu semtini urub İnegöl ve Yarhisar ve Koyun Hisarı kalelerini Rumlardan aldı." 1313 'de Osman Bey'in sadık dostu Harmankaya hakimi Köse Mihal Bey müslüman olmuştur. Aşık Paşazade tarihinde belirtildiği üzere " Beraberce Geyve, Akhisar, Lefke, Mekece, Gölpazarı tarafındaki Leblebici kalelerini" almışlardır. Gibbons ve Hammer bölgenin Osmanlılara geçişleri 1308 olarak belirtmektedir. Bölgenin fethi mühimdir. Çünkü Gibbons buranın Sakarya'nın İzmit arkasındaki ovaya girdiği yeri muhafaza eder konuma sahip olduğunu belirtir. Daha öncede belirdiğimiz gibi Osman Bey ve fütuhatını devam ettiren oğulları için, Bizans'ın içinde bulunduğu durum bölgeye hakim olmalarında asıl unsurlardandır. Sonrasında İzmit'in alınmasında Osmanlı askerlerini toplayan Orhan Gazi kuvvetleriyle Geyve'ye inmiş ve buradan hareketle İzmit'e geçmiştir. Osmanlı Devleti zamanında Geyve'de vuku bulmuş hadiselere tesadüf etmekteyiz. Anadolu'da yersiz-yurtsuz bir sınıf, devrin ifadesiyle "Gurbet taifesi" veya "Levendat" doğmaya başladı. Devlet bu grublardan sınırların güvenliği ve savaşlarda istifade etmiştir. Fakat duraklama döneminde savaşların durması bu topluluğun işsiz kalması Anadolu'da serseri bir gücün oluşmasına meydan hazırladı. Bu grubun bir kısmı eğitimin parasız olması ve karın doyurmak bahanesiyle Medreseler, İmaret ve Tekkelere doluşmaya başladılar. XVI. yüzyıl ortalarına gelindiğinde Anadolu'da irili- ufaklı tüm medreselerde "Suhte" (9) adını alan topluluklar oluştu. XVI. yüzyıl da meydana gelen suhteler ayaklanması Geyve bölgesinde yaşanmıştır. Suhtelerin soygun ve baskınlarından bölge ahalisi yılmıştır. Suhteler bölgede ki köyleri basmış, halkın can, mal ve namusuna tecavüz etmişlerdir. Yöre muhafızı olan Hatvan sancak beyi Mehmed'e gönderilen mektubta geçitlerin korunmasına büyük özen gösterilmesi, suhtelere karşı reayanında yardımı alınarak engel olunması isteniyordu. 1573'de Devlet yine Kadılara gönderdiği buyrukla Suhtelerin Yeniçeriler, İl erleri ve Sipahilerce izlenip yakalanmasını istemiştir. Bu yılda Geyve'de büyük karışıklar yaşanmıştır. Geyve Kadısının verdiği rapora göre; kasaba suhteleri mahkemeyi basarak 3-4 kişiyi öldürmüşler, İl erlerinin yetişmesi üzerine geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Fakat bu yenilgiyi hazmedemeyen 50 kadar suhte aralarında anlaşıp, kendilerine karşı olan kişileri deftere yazıp, aralarıda kadının da bulunduğu bu kişilerden öc alacaklarını ilan etmişlerdir. Geyve ahalisi büyük bir suhte ayaklanmasından korkarak 50 kadar adam toplayıp bunların silahlandırılması için kadıdan izin istemişlerdir. Fakat devlet halkın talebine olumlu yaklaşmamış ve suhtelerin devletin silahlı güçleri vasıtasıyla izlenip cezalandırılmasını istemiştir. Suhteler ayaklanması ile ilgili 1569'da Geyve ve Bilecik kadılarına gönderilen mektupta; halktan bazı kişilerin suhtelere yardım ettikleri belirtilmiştir. Devletin suhteleri dize getirememe nedeni olarak bu gösterilmiştir. Bu arada bazı devlet adamları da bu soyguna iştirak etmekteydi. Bir diğer hadise 1640'da Sakarya nehrinin taşmasıdır. Evliya Çelebi'nin eserinde belirtiği üzere "Büyük bir şehir olan Geyve, Sultan Murad (IV.) Han zamanında nehrin taşması üzerine harab olmuş, sonra tekrar mamur olmuştur. Geyve ahalisinden bir kısmı bu felaketi müteakip yerlerini terk ederek bugünkü Karaçam bölgesine yerleşmişlerdir. Evliya Çelebi'nin Geyve ile ilgili verdiği malumatlardan Geyve'nin; "300 evli, bir camili, bir hamamlı, üç hanlı, yedi çocuk mektebli, evleri tahta ve kiremit ile örtülü, Sakarya nehrinden bir ok menzili uzaklıkta, muazzam bir han ve han etrafında yirmi dükkandan mürekkep olduğunu, 1312'de Osman Gazi tarafından feth edilmiş, 150 akçelik bir şerif kaza" olduğu öğrenilmektedir. Ayrıca Sakarya nehri boyunca Ağaç Denizi (10) denilen ormandan yoluna devam eden Çelebi; "Buranın, içinde şehir adamı olmayan insanların kaybolacağı, vahşi canavarların kol gezdiği, defne, ardıç, çam, ıhlamur ağaçlarının çiçeklerinin kokusundan insanın hoş duygular tattığı, güneşin asla görülmediğini " belirtmiştir. Evliya Çelebi'nin anlattıklarını destekler mahiyette XVI. yy'dan itibaren Osmanlı Donanmasının kereste ihtiyacının Geyve ve çevresinden karşılanmış olduğu belgelerle sabit olup Dahiliye Nezaretinin kayıtlarında sıkça rastlanan bir husustur. Geyve'de; "sipahi kethüda yeri, yeniçeri serdarı, evkaf mütevellisi vardır. Hazret-i Buhran ziyaretide buradadır. Hazret-i Buhran buraya Osmancıkla gelmiş ve burada defn edilmiştir." XVI. yy'da bölgede bir takım ayaklanmalar görülmüştür. Kanuni'nin oğulları Selim ve Bayezid arasında taht kavgaları olurken, Selim tarafını tutan kapıkulları ile Bayezid tarafını tutan Tımarlı Sipahiler arasında kanlı çatışmalar olmuştur. Marmara bılgesinde ki en karışık bölgeler ise İznik-Adapazarı - Bolu çizgisinin iki yakasına düşen Geyve - Taraklı- Akyazı- Göynük- Alaca ve Düzce çevreleridir. İstanbul 'dan doğuya uzanan en önemli yolun geçtiği bu yerlerde yollar kesiliyor, hükümet postaları sık sık baskına uğruyor ve bu yüzden pek çok kan dökülüyordu. Bu yüzden Sancak Beyleri muhafız olarak bölgeye atanmıştır. Bu olayın sonuçlarına malik değiliz ama devleti uzun süre rahatsız ettiği, bölgedeki asayiş ve huzuru bozduğu da bir gerçektir. Geyve de tesadüf ettiğimiz bazı yer isimleri de buranın geçirdiği dönemler hakkında bize fikir vermektedir. Taraklı yakınlarında ki Alballar Köyü islamiyetin bu bölgede yaşadığına kanıt niteliğindedir. "Al", Türk dilinde kutsal olmakla beraber çocuk çalan bir şeytandır, sihirbazdır. Albal bu allı bala sahip olan köy demektir. Buraya bu ismi Justinyen zamanında Hun hükümdarı Teoman Han tarafından gönderilen sanatkar Türklerdir. Bu isnadımızı güçlü kılan en büyük örnek köyün yakınlarında yer alan Toman (Teoman) köyünün bulunmasıdır. Aslar zamanına ait yerleşmelerin olduğunu Pamukova'nın eski isminin Asar ovası olmasından çıkarmaktayız. "-ar" çoğul eki olduğundan Asar ovası Aslar ovası olarak karşımıza çıkmaktadır. Alibler, eski tarihçilerin Geldani Türklerine izafe ettikleri Haliblerdir. Setce ise sit yavruları küçük sitcelerdir. Ahilerin bölgede ki nüfuzlarını ise Ahi baba köyünün varlığından anlamaktayız. Elçi Yasinci zade seyyid Abdülvahhab efendinin 1811 tarihli İran Seyahatinde mahiyetinde bulunan Osman efendi tercümanlık yapmış ve musavver İran Sefaretnamesini de kaleme almıştır. 19 ekim 1810'da İstanbul'dan İran'a gitmek üzere yola çıkan alay Geyve'ye de uğramıştır. Bu sefaretnamede Geyve ile ilgili renkli resimler de bulunmaktadır. Alay Üsküdar-Kartal-Gebze-Hereke-İzmit- Sapanca yoluyla Geyve' ye vasıl olmuştur. Takvim-i Vekayi'nin 6. sayısında mukataat hazinesince yönetilen yerlere yapılan voyvoda tayinlerine değinilmiştir. 1831 Mart'ında Geyve'ye Behram Ağa voyvoda nasb ve tayin edilmiştir. Geyve 1839 yılına kadar İzmit vilayetine bağlı bucak olarak görülmektedir. 1839'da ise aynı vilayete bağlı bir ilçe merkezidir. 1864 Devlet Salnamesine göre Geyve Eyalet-i Hüdavendigar'a bağlı bir kazadır. 1867 de Kocaeli idari teşkilatta, Kocaeli adı altında müstakil mutasarrıflık olmuş, Geyve de bu mutasarrıflığa bağlanmıştır. Fransız seyyah Vital Cuinet, 1893-1894'de gezdiği bölgeyle ilgili verdiği bilgilerde, " Adapazarı 1925 km2 ve 35144 nüfusludur. 128 mektebe sahip olup, 7 ipek sanayi hanesi, 12 kereste imalathanesi" bulunmaktadır.
|
KURTULUŞ SAVAŞI'NDA GEYVE |
I. Dünya savaşında yenilen Osmanlı İmparatorluğu, çöküşüne neden olan 30 ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşmasına imza atmak zorunda kalmıştır. Galip devletler. Tehlikeli gördükleri yerleri işgal etme hakkına sahip olduklarına dair bir madde koymuşlardı. Bu maddeye dayanarak vatanımızın önemli yerlerini işgal ediyorlar, işgal edemedikleri bölgelerde iç isyanlar çıkarıp milli birliğimizi bozmaya çalışıyorlardı. Galip Devletler isyana en elverişli bölgeler olarak, Kocaeli, Adapazarı, Düzce ve Bolu'yu seçmişlerdi. İstanbul Hükümeti, İngiliz işgal kuvvetlerinin de baskısıyla ulusal bütünlüğü korumakta güçlük çekiyordu. Bu arada Çanakkale Savaşı'nda büyük başarı elde eden Mustafa Kemal Paşa Anadolu'ya geçme planları yapıyordu. Nihayet Padişah Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa'yı 9. Ordu Müfettişi olarak görevlendirdi. Samsun civarında Rum ve Ermenilerin Türkler tarafından rahatsız edildiklerini bildiren İngilizler atamadan haberdardı. |
|
Bandırma Vapuru ile 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Mustafa Kemal Paşa'nın, Yurdu düşman işgalinden kurtarmak için silah ve fikir arkadaşlarıyla geleceğe dönük toplantı ve çalışmalar yaptı. Bu toplantı ve çalışmalardan haberdar olan İstanbul Hükümeti'nin onayı ve Düşmanların teşviki ile iç isyanlar başlatıldı. Padişahın adamı Anzavur halkın halifeye bağlılığından yararlanarak cahil halkı kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. Bu arada İstanbul'da kurulmuş olan İngiliz Muhipleri Cemiyeti Başkanı Sait Molla Adapazarı'nda 2000 lira aylıkla Milli Kuvvetlere karşı mücadele edecek kişileri toplamaya çalışıyordu. Yüreği vatan için çarpan insanlar halkı elbirliğine çağırarak, Adapazarı'nda Kuvay-i Milliye Teşkilatı'nı kurdular ve Mustafa Kemal Paşa'ya bağlılık telgrafı çektiler. Geyve'de Hafız Fuat Efendi'nin başkanlığında Kaymakam Hazım, Jandarma Komutanı Esat, Burhanettin, Rıza Bey, Çelebi ve Sefer Beyler'in katılmasıyla Kuvay-i Milliye Teşkilatı kuruldu. Bölgede sağlıklı düşünen insanlar halkı elbirliğine çağırırken eli silah tutan vatansever gençler de çete grupları meydana getirip, çevredeki Rum ve Ermeni çeteleri ile savaşa giriştiler. Kocaeli bölgesinde Mustafa Kemal Paşa'ya bağlı çalışmalar yapan Yahya Kaptan, İstanbul Hükümeti'nin oyununa gelir ve Gebze yakınlarında şehit edilir. Bu olay çete gruplarını şahlandırır. Baskın üstüne baskın yaparlar. Bu sırada Ahmet Anzavur 10 Mayıs 1920 günü top ve makineli tüfeği bulunan 500 kişilik bir kuvvetle Geyve Boğazı'na saldırır. Amacı Ali Fuat Paşa (Cebesoy)'nın karargahını yok ederek Eskişehir yolunu açmaktı. Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa bu saldırıyı püskürtür. Anzavur, bu sefer Adapazarı'na hücum etti ve şehri işgal etti. 3 gün sonra da geri çekildi. Geyve Boğazı'nı elinde bulunduran Milli Kuvvetlerimiz Anzavur'un her saldırısını geri püskürttüler. 15 Mayıs 1920 günü çetin bir savaş oldu. Anzavur kuvvetleri Doğançay'ı ele geçirdi. Ancak 20. Kolordu Süvari Bölüğü'nün inançlı direnişi sonucu 70. Alaydan Saffet (Arıkan) komutasındaki birlikler Anzavur kuvvetlerini perişan ettiler. Anzavur, Adapazarı'na giremeyince geri çekildi. Bu geri çekilme esnasında attan düştü ve bacağı kırıldı. Anzavur'un bölgemizdeki bütün saldırıları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Artık bu bölgede kalamazdı. İstanbul'a gitti (22 Mayıs 1920) |
|
ATATÜRK'ÜN GEYVE'YE GELİŞLERİ |
Kurtuluş Savaşı Baş Komutanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Geyve'ye iki defa gelmiştir. Her iki gelişi de Cumhuriyetin kuruluşundan önce, Kurtuluş Savaşı esnasında olmuştur.
Birinci Gelişi: 1920 yılına rastlar. Kurtuluş Savaşı'nın bütün şiddetiyle sürdüğü bir dönemde Batı Cephesini kontrol etmek ve silah arkadaşlarıyla fikir alışverişinde bulunmak amacıyla Ankara'dan Beypazarı-Nallıhan-Göynük-Taraklı üzerinden Geyve'ye gelmiştir. Geceyi zamanın Belediye Başkanı Rasim Tarhan'ın evinde geçirir (Maalesef bu ev, üzücü bir yangınla yok olmuştur). Ertesi günü Mekece'de Halit Paşa'yı ziyaret eder. Birlikleri teftiş ederek tekrar Ankara'ya döner. |
İkinci Gelişi: Anadolu'da Kurtuluş Savaşı tüm şiddetiyle devam etmekte, Türk Ordusu'nun başarıları ve Mustafa Kemal Paşa'nın adı adeta bir destan kahramanı gibi dilden dile dolaşmaktadır. Yabancı basın, Anadolu'da tahmin edilemeyen, büyük zaferlere imza atan bu komutan ile mülakat yapma çaresini arar. Tanınmış Fransız yazar Claude Farrere, Mustafa Kemal Paşa ile İzmit'te mülakat yapmak üzere randevu almayı başarır. Büyük komutan, hem Batı Cephesi'ni teftiş etmek, hem de Claude Farrere ile görüşmek üzere 16 Haziran 1922 günü Nallıhan-Göynük-Taraklı üzerinden Geyve'ye gelir. Geceyi yine Belediye Başkanı Rasim Tarhan Bey'in evinde geçirir. Ertesi günü, Adapazarı'na geçer. Uzun süre görüşemediği annesiyle, Adapazarı Askerlik şube Başkanı Binbaşı Baha Bey'in evinde, hasret giderir. Geceyi Adapazarı'nda geçiren Atatürk, Ertesi günü (18 Haziran 1922) Adapazarı'nda çarşıyı gezer, halkın moralini düzelten konuşmalar yapar. Öğleden sonra özel trenle İzmit'e geçer. 18 Haziran 1922'de Claude Farrere, bir Fransız savaş gemisiyle İzmit'e gelir. Her iki misafirin gelişleri İzmitlilere haberdar edilir. Claude Farrere Türkçe olarak "Yaşasın Türkiye! Yaşasın Mustafa Kemal Paşa!" diye halka hitap eder. İzmitliler Claude Farrere'i alkışlarlar. Atatürk 19 Haziran günü Claude Farrere ile görüştükten sonra aynı gün yine özel trenle Adapazarı'na gelir. Bir süre Adapazarı'nda kalır. Aynı gün Geyve-Taraklı-Nallıhan üzerinden Ankara'ya döner. |
|
NOSTALJİK ÇARSI TURU |
1950 - 1955 YILLARI (Emekli Öğretmen NAMIK CİHAN'ın "GEYVE" Kitabından alınmıştır.) |
Perşembe günü pazara gelen köylüler hayvanlarını , peynirciler sokağındaki Tosun Mehmet'in hanına, Kuyulu kahvenin sokağındaki Süleyman Çavuşun hanlarına başlarlardı.
Peynirciler sokağı girişindeki güler yüzlü bakkal Mevlüt'ü ve Sadi'yi selamlayıp yürürseniz, dükkanları yanyana olan yorgancı Hasan'ı , ayakkabıcı Sabri'yi, Cevat ustayı, Sabahattin ustayı mutlaka görürsünüz. Yaklaştığında şekerci Kazım ustanın posacalarının ve taze şekerlerinin kokusunu mutlaka duyarsınız.
Harkaların önünden çarşıya girdiğinizde ise derenin kenarında Sümüklü Nuri'nin iplere dizdiği ve temizlemeye çalıştığı torik ve palamut öbekleri gözünüze çarpar. Bu balıkların satamadıklarını ise boş yağ tenekelerine tuzlayıp basardı. Hemen solda Çerkez Musa'ların dükkanı karşısında ise keyifle bulmaca çözen Şükrü Kelebek'i görürsünüz. Kemal Boztürk'ün dükkanından ise keyifle içilen kahvenin kokusunu duyarsınız. Hemen yanında iki eski komşuyu Berber İskender berber Mahmut'u sandalyelerinde sohbet ederken görürsünüz. Hoşgör Lokantası'ndan geleni -"Hoşgörün pilavı t>k t>k. Geeeel!" sesi başınızı çevirir.
Karşılarında tertemiz giyimli eczacı Hayri bey ve Fikret abiyi selamladıktan sonra gözlerimiz çorbacıyı ve Aşçı Recep'i bulur. Çolak Sabri elinde bez ve önlüğü ile dükkan raflarınıı siliyor.
Berber Şaban, traşını yarım bıraktğığ müşterisini koltukta bırakmış yemeğe gidiyor. Saatçi Muammer ile Erbir Rauf koyu bir sohbete dalmışlar. Sabri Tarhan her zamanki titizliği ile gazeteleri istifliyor ve müşterilerini sıraya sokuyor.
Helvacı Nuri amcanın dükkanından Nazmi abinin yaptığı taze tahin helvasının mis gibi kokusu geliyor. Hasan Gürses amca her zamanki güleryüzü ile -"gel bir çayımı iç" diye sesleniyor.
Kuyulu kahvenin ve Beyköylülerin kahvesinden, karıştırılan çay bardaklarının sesleri geliyor. Orda okulda öğrenci iken kahveci Rıza amcanın kahvesinde içtiğim üzüm şırasının tadı hala damağımda.
Eski postanenin önünde dikilen Burhan amcayı selamlayıp, dava vekili Süleyman Beyinde hatırını sordum. Kitapçı Fahri amcayla koyu bir sohbete dalmışlar. Berber Kambur İlhan dikkatle müşterisini traş ediyor.
Güneşe çıkardıkları sandalyelerinde hem ellerindeki ceketleri teğelleyen hem de sohbet eden terzi Feyyaz ve terzi Saffet'i fark etmemek mümkün değil.
Aşçı Halil amcanın havuzlu lokantasından gülüşmeler duyuluyor. Galiba hoş bir sohbet var içeride. Aptiş aga ve Kaptanlar'ın önünde düğün alış-verişi ve gelmiş köylüler göze çarpıyor. Mehmet amca ve Düvenci amca sabah çaylarını yudumluyorlar.
İki eski komşu ayakkabıcı Rasim ve Şaziye Hanım koyu bir sohbete dalmışlar. Bacaksız Lütfü'nün evinin yanındaki elektrik motorundan Mustafa beyin sesi geliyor. Galiba gene bozuldu motor.
Kasap Cafer amca ba¤daş kurduğu sandalyesinden eliyle selamladı. Karşıdaki hale köylüler kolilerle üzüm getirmişler. Üzüm bayramı yakınlaştı galiba.
Mezarlığın yanındaki demircilerden sesler geliyor. Ramazan ağa, Durmuş ağa, Dikparmak, Ahmet ağa, Zurnacı a¤a boş durmuyorlar. Örse çarpan çekiç ve balyoz sesleri duyuluyor. Fırıncı Servet'te ekmek kalmamış, Fırıncı Mehmet'e yöneldim.
Hüseyin abi bozuk paraları sayıyor. Bir fırancala ekmeği alıp eve yöneldim. Yolda Vehbi hocayla karşılaştım. İkindi namazını kıldırmaya gidiyordu. Birlikte Poyraz'ın evinin yanındaki evliyaya bir fatiha okuduk. |
"GEYVE" ADI NEREDEN GELİYOR? |
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Geyve'nin asıl adının Gekve oldugunu belirterek, burasının İzmit kalesini yapan İskender'in akrabasından Gekve kadın kralın koyun çobanları için yaptığı küçük bir kale olduğunu ifade etmiştir. O kral kadının adıyla anılır iken sonradan hafifletilerek Geyve denmistir.
Bir diğer kayıtlara göre (II. Bayezit Han Dönemi Vaka-yi Nüvis kayıtları'na göre) GEYVE isminin anlamı şöyle oluşmuştur.
Osmanlı Ordusunda kullanilan at, katır, manda, filler ve bunların bakıcıları, top ve topçular kış mevsimini
Istanbul'dan Göynük'e gitmenin en kestirme yolu ise İPEK YOLU idi. İpek yolu, yöremizden ise halkımızın (İNGİLİZ KÖPRÜSÜ) dedigi yerden geçerdi.
Bugün KARAÇAY dedigimiz dere, yıllarca öncesinde heybetli ormanlardan doğan bol sulu derelerle beslenmis güçlü, zor geçit veren heybetli bir akarsu idi.
Bu güçlü akarsu, İNGİLİZ KÖPRÜSÜ dediğimiz yerde çalışan bir sal düzeneği ile aşılırdı (Salı çalıştıran kişiler ordu mensubu sayılır ve saraydan maaş alırlardı).
II.BAYEZIT HAN zamanında bu sal düzeneğini Halatçı ENSAR adında bir kişi çalıştırırdı. ENSAR, halk arasında "pepe" diye adlandırılan peltek bir yapıda konuşan mecnun bir alil idi. Derenin bir yanında 25 manda, diğer yanında 25 manda bulunurdu (MANDA; Su bizonu)
Sala alınan yükler, bu mandalar tarafından karşı kıyıya çekilirdi. Diğer yakadaki Salcı ENSAR salın geri gelmesini sağlayan halatları istemek için bağırır: "-Halatlayı Geyive, Geyive..." (Halatları geri ver, geri ver)
Bu taşıma işi sırasında sürekli "GEYİVE, GEYİVE" diye bağıran ENSAR, işini bitirdikten sonra da dere kenarında dolaşırken, askerlerin yanlarından geçerken hep GEYİVE, GEYİVE diye bağırırmış.
Ordudaki görevliler, askerler, hatta saraydaki görüşmelerde bile bu geçitten bahsedilirken hep GEYİVE diye söz edilirmiş.
Geçit yerinin hemen yanında (Solunda) bir değirmen vardı. Değirmenci TEEDOR tarafından işletilen bu değirmen ve geçit yeri olan SAL bu yörenin iskan edilmesine imkan saglıyor. Zamanla bir konaklama yeri önemini kazanan bu bölge, ENSAR'in söylediği gibi GEYİVE adıyla tanınmaya başlıyor, günümüze de GEYVE olarak ulaşıyor.
KAYNAK: (II. Bayezıt Han Dönemi Vaka-yi Nüvis kayıtları. Topkapı Sarayı-
NOT: Bu kaynak yazı Emekli Öğretmen Namık CİHAN'ın "GEYVE" kitabından alınmıştır. |
 |